Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırırken, Güvenlik Uzmanı Abdullah Ağar anlaşmanın bölgesel ve küresel etkilerine ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
Ağar’a göre üç ülkenin askerî, ekonomik, enerji, nükleer ve jeopolitik kapasitesini bir araya getiren bu yapı, doğru yönetildiği takdirde son derece etkili, jeopolitik caydırıcı ve küresel ölçekte belirleyici yeni bir güvenlik ekseni oluşturabilir.
Ancak Ağar, böylesine güçlü bir yapının yalnızca imzalarla değil; ortak stratejik akıl, ortak tehdit algısı ve ortak gelecek tasavvuruyla ayakta kalabileceğini, aksi takdirde bölgedeki güç mücadelelerinin ve vekâlet savaşlarının parçası hâline getirilmeye çalışılabileceğini vurguladı.
7 EKİM SONRASI ORTA DOĞU’DA YENİ DÖNEM
Abdullah Ağar, 7 Ekim 2023’te başlayan gelişmelerin Orta Doğu’da köklü bir jeopolitik kırılma yarattığını belirterek, İsrail-Hamas savaşı, ardından gelen çatışma iklimi ve en son İran-ABD/İsrail savaşıyla oluşan güvenlik ortamının bölge ülkelerini yeni çözümler, yeni güvenceler ve yeni ittifak arayışlarına yönelttiğini söyledi.
Ağar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan anlaşmanın uzun süredir devam eden bölgesel iş birliği arayışlarının en somut örneklerinden biri olduğunu ifade etti.
“ÜÇLÜ İTTİFAKIN ETKİSİ SADECE BÖLGEYLE SINIRLI KALMAYABİLİR”
Türkiye-Pakistan ve Suudi Arabistan-Pakistan örneklerinde kendini gösterdiği gibi, her üç ülke bugüne kadar ikili düzeyde çeşitli savunma iş birliklerine sahipti.
Ağar, yeni anlaşmanın bu ilişkileri üçlü bir güvenlik mimarisine dönüştürdüğünü söyledi.
Bu yapının yalnızca Orta Doğu’daki dengeleri değil, Hint Okyanusu’ndan Doğu Akdeniz’e, Kızıldeniz’den Körfez’e uzanan geniş jeopolitik kuşağı da etkileyebilecek kapasiteye sahip olduğunu belirten Ağar, ittifakın ilerleyen süreçte başka ülkelerin katılımıyla daha geniş bir güvenlik mimarisine dönüşebileceğini dile getirdi.
“İTTİFAKIN KİMYASI EN AZ KENDİSİ KADAR ÖNEMLİ”
Ağar’a göre anlaşmanın başarısını belirleyecek en kritik unsur, ittifakın hangi stratejik anlayış üzerine inşa edileceği.
Savunma iş birliklerinin ortak tehdit algısıyla şekillendiğini hatırlatan Ağar, NATO örneğini vererek şu soruların cevaplanması gerektiğini söyledi:
* İttifakın temel güvenlik yaklaşımı ne olacak?
* Hangi tehditlere karşı ortak hareket edilecek?
* Savunma refleksi hangi stratejik çerçevede şekillenecek?
* Kriz anlarında karar alma mekanizması nasıl işleyecek?
* Ortak caydırıcılığın siyasi ve askeri sınırları nasıl belirlenecek?
Ağar, bu sorular netleşmeden ittifakın geleceğini değerlendirmek için erken olduğunu ifade etti.
İRAN, HİNDİSTAN VE DOĞU AKDENİZ SENARYOLARI
Anlaşmanın farklı kriz başlıklarında nasıl işleyeceğinin de önemli olduğunu belirten Ağar, Pakistan’ın Afganistan ve Hindistan ile yaşadığı çatışmalara ve diğer güvenlik sorunlarına dikkat çekti.
Bununla birlikte Suudi Arabistan İran-ABD/İsrail savaşının tam merkezinde bulunuyor.
Hem İran hem vekilleri (Irak’taki Haşdi Şabi ve Yemen’deki Husiler) bu savaşın tarafı olup Suudi Arabistan’ı hedef alırlarken; buna karşılık ABD, Suudi Arabistan topraklarını kullandı, Suudi Arabistan da hem Husileri hem de Irak’taki Haşdi Şabi unsurlarını hedef aldı.
Benzer şekilde Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Ege, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yaşadığı gerilimlerde Suudi Arabistan ve Pakistan’ın nasıl bir tavır alacağı da zaman içinde netleşecek.
Ve dikkat çekici olan şu ki; bütün bu gerilimlerin açık ya da örtülü birçok boyutunda ABD ve İsrail önemli aktörler olarak yer alıyor.
Ağar’a göre ittifakın en önemli sınavlarından biri, üyelerin birbirlerinin güvenlik sorunlarına hangi ölçüde ve hangi şartlarda destek vereceği olacak.
“EN KRİTİK BAŞLIK İSRAİL VE İRAN DENKLEMİ”
Abdullah Ağar, bölgedeki güvenlik denkleminde İsrail ve İran’ın belirleyici aktörler olduğunu vurgulayarak, yeni savunma paktının bu iki güç arasındaki gerilimden ve doğrusal ve asimetrik yaklaşımlardan doğrudan etkileneceğini söyledi.
İttifakın bir yandan İran’a karşı Batı’nın vekil gücü, diğer yandan İsrail’e karşı İran’ın vekil gücü hâline getirilmek istenebileceği uyarısında bulunan Ağar, her iki senaryonun da ciddi risk taşıdığını ifade etti.
“Bu ittifak hem ABD ve İsrail’in hem de İran’ın çıkar mücadelelerinin aracı hâline getirilmek istenebilir.” diyen Ağar, böyle bir tuzağa düşülmemesi gerektiğini vurguladı.
“BÜYÜK GÜÇLER BU İTTİFAKI KULLANMAK İSTEYEBİLİR”
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik olası stratejileri açısından da değerlendirmelerde bulunan Ağar, bu ülkelerin yeni oluşumu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışabileceğini söyledi.
Ancak İran gibi büyük bir ülkeye karşı kara harekâtının son derece maliyetli olacağını belirten Ağar, üçlü ittifakın böyle bir çatışmanın parçası olmak istemeyeceğini düşündüğünü dile getirdi.
Ağar, “Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın başka ülkelerin stratejik-jeopolitik ve kavramsal özerklik içinde hareket etmeleri büyük önem taşıyor” değerlendirmesinde bulundu.
ORTAK ASKERÎ ÜS VE ORTAK OPERASYON İHTİMALİ
Anlaşmanın ayrıntılarının henüz kamuoyuna açıklanmadığını hatırlatan Ağar, ortak savunma projeleri, askerî üs, ortak harekât merkezi, ortak operasyon mekanizmaları ve müşterek kuvvet yapılarının kurulmasının ihtimal dâhilinde olduğunu söyledi.
Bölgede daha önce Babülmendep Boğazı çevresinde oluşturulan çok uluslu güvenlik girişimlerini örnek gösteren Ağar, yeni anlaşmanın çok daha geniş kapsamlı ve devlet merkezli bir savunma modeli oluşturabileceğini ifade etti.
PAKİSTAN’IN NÜKLEER GÜCÜ, TÜRKİYE’NİN SAVUNMA SANAYİİ, SUUDİ ARABİSTAN’IN ENERJİ VE EKONOMİK ETKİSİ
Ağar’a göre üç ülkenin sahip olduğu farklı güç unsurları ittifakı benzersiz hâle getiriyor.
– Pakistan’ın nükleer kapasitesi,
– Türkiye’nin savaş aklı, savunma sanayii, askerî gücü ve tecrübesi,
– Suudi Arabistan’ın enerji kaynakları ve ekonomik gücü,
Ve hepsinin farklı coğrafyalarda sahip oldukları jeopolitik değerlilik,
aynı çatı altında birleştiğinde bölgesel değil, küresel ölçekte etkili olabilecek yeni bir güç merkezi ortaya çıkabilir.
“STRATEJİK AKIL GELİŞTİRİLMEZSE RİSKLER BÜYÜR”
Abdullah Ağar, anlaşmanın tarihî önemde olduğunu ancak başarıya ulaşmasının yalnızca askerî kapasiteye bağlı olmadığını söyledi.
“Yaşadığımız savaşlar artık sadece askerî güçle yürümüyor; jeopolitik entrikalarla, komplolarla, vekâlet savaşlarıyla, algı operasyonlarıyla ve çok katmanlı güç mücadeleleriyle birlikte ilerliyor.”
Çünkü İslam dünyasının bugün en büyük yitik malı; Tevhidi fikir ve Tevhidi bilinçtir.
Tevhid yalnızca itikadî bir ilke değildir. Aynı zamanda ortak aidiyet üreten, güven inşa eden, parçalanmayı reddeden ve stratejik birlik sağlayan bir medeniyet anlayışıdır.
Mezhep odaklı bir yaklaşım ise kavramsal kırılmayı derinleştirir; istismarı kolaylaştırır, dış müdahalelere zemin hazırlar ve farklı inanç yaklaşımlarıyla güven bunalımı üretir.
Eğer bu ittifak, yalnızca ortak tehditler üzerine değil; ortak medeniyet bilinci, karşılıklı egemenlik saygısı, adalet anlayışı ve Tevhid merkezli bir birlik fikri üzerine inşa edilebilirse, sadece yeni bir savunma paktı değil, aynı zamanda yeni bir jeopolitik denge ve yeni bir güvenlik paradigması ortaya koyabilir.
Çünkü uzun ömürlü ittifaklar yalnızca ortak düşmanlar üzerine değil, ortak fikirler üzerine inşa edilir.
